Asırlar önce geçip gitmiş olmam gereken bir yoldan yeni geçtim. Olsun.
Uzun bir metin. Sadece olay örgüsüne bağlı değil. Martin’in iç dünyasını uzun monologlarla anlatıyor. Başka bir zihnin gözleriyle bakmayı sevenlere güzel. Martin yazar olduğundan kolay katarsis yaşayabildim. Kalan pek çok unsur da evrensel.
Marksist bir imgelem. İşçi ve yoksul bir genç, şöhretli bir yazar olarak kurtulmak istiyor. Burjuva bir kıza aşık, öyle sanıyor. Sınıf çatışması, yabancılaşma, ağır çalışma şartları, şiddet, burjuva ve proleter yaşam biçimleri ve eleştirileri… Metin, hayatın bu kadar çok ögesini barındırıyor ise gerçek bir şeyden bahsediyordur belki. Bu iyi.
“Beni alsın, birisinin hayatına soksun, çıkarmasın!” için iyi bir kitap. 500 sayfa roman okumak büyük iştir. Bazılarımız kendi hayatımızla bu kadar vakit geçirmiyoruz. Martin’le mi yüz göz olacağız?
Dil ile ilgili bir şey söyleyemiyorum.
Çeviri metinde bilemiyor insan. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan okudum. Fena değildi. Eğitimsiz-düzgün konuşamayan karakterlerin “yapıyom, ediyom, …” olarak yazılması dil açısından doğru değil. Bu tip yuvarlak söylemeler konuşma dilinin özellikleridir. Kusur ya da eksiklik değildir. Ama romanda kusur olarak yer alıyor. Yöre ağızları ya da söyleme kolaylıkları sınıfsal bir özellik ya da avamlık göstergesi değildir. En beyaz Türk de olsan, en seçkin okullarda da yontulsan “gidicem”, “gelicem” diyorsun. Yazı dilinde standardize edilen şey, söylemenin kutlu veya ideal yolu değildir. Çevirmen bunu bilse de metne denk düşen çevirinin bu olduğuna karar vermiş olabilir.
Türkiye’de bu düşüncelerle çevirmen olarak çalışmaya kalkan son yiğidin Gönek Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü, 27. katta atladığını biliyo muyuz? Bilmiyoz.
Metin biçimde ya da içerikte bugünün aklını şaşırtacak bir metin değil. Ama sosyolojiyle hiç tanışmamış edebiyatla da arası yeni düzelen kişiler için ilk ağırsıklet romanlardan olabilir. Gerçi bunlarla sıkı fıkı olduğunu sandığımız kişiler de bayılabiliyor bu kitaplara. Belli bir türün iyi örneği.
SPOILER
Biraz chatGPT ile konuştum. Kitabın sonunu zayıf bulmuştum, bu zaten yapılan eleştirilerden biriymiş. Martin şöhret kazanmamış bir yazarken elitler tarafından işsiz bir serseri olarak görülüyor. Değer göremiyor. Artık kavgacı, kalın o eski Martin de değil. Şöhret gelince de insanların ilgisinin gerçekte o metinleri yazan Martin’e olmadığını, tesadüf sayılabilecek bir şöhrete itibar ettiklerini görüyor. Bu yabancılaşma sonucu hayatta bir anlam ve arzu bulamıyor. İntihar ediyor. Martin roman boyunca çok çalışkan, çok tutkulu ve azimli bir genç. Bu tutarsız ölüm karakter gelişimi tamamlanmadan geliyor. İntihar kararını parka gidip temiz hava alalım gibi bir küçüklükte ele alıyor. Huzur bu kadar kolay mı? İmrenmemek elde değil.
İdeolojik katman sarsıcı ya da ufuk açıcı görünmüyor artık. Bireyci bir varoluş, anlamsızlıkla sonuçlanıyor. Önerme bu. Kendi zamanında okuru yakalamış. Kazandığı şöhretle okumasak eksik hissedeceğimiz bir kitap gibi geliyor. O kadar mühim bulmadım. Zamanı geçiyor sanırım. Liberalizm değil hayat anlamsız demek istiyorum. Sosyalizm koşullarında Martin yaşardı gibi önerme de çıkmıyor zaten.
Olabiliyor. Kendi zamanı için önemli olan bir metin, bugün size hiçbir şey söyleyemeyebilir.
Martin’in entelektüel olarak geliştikçe işçi sınıfına aidiyetinin kopması ama burjuvanın da yapmacık ve ucuz yaşamının gözündeki cazibesini yitirmesi artık karikatürize bir tablo. Bir giriş dersinde yerel örneklerin yanında bu kültten söz etmek talebelerin ilgisini çekebilir. Hocalık yapan arkadaşlar kullansın. Modernizme dokunduran tatlı bir hikâye diyelim.
Bana daha çarpıcı gelen Ruth’a âşık olmadığını anlamasıydı.
Ruth onun için masalsı burjuva hayata açılan kapı ve rüya yaşamın simgesiydi. Burjuva hayatının hakikatini görünce, Ruth’a olan duygularının da hakikatini görmüş oldu. Aralarında seçkin sınıfa hayranlığından ziyade bir bağ bulamadı. Bu nedenle Ruth’a olan duyguları tamamen yitti.
Bunu çok insanca bulmadım. Bu tip yanılgılarımızın bilincine vardığımızda da duygularımız gücünü hemen yitiremiyor. Kısa sürelerde Martin’in Ruth’a kayıtsızlaşması, onu reddetmesi garipti. İnsan yüreğinin hazmedemeyeceği kadar çabuktu. Ama Ruth’un ayrılması, toplumsal normu dayatan anacıl ve statükocu tavrı da pekiştireçti. Bu da var.
Genel olarak hala kişisel ihtiyaçlar ve yanılgı dolu imgelemlerimizle çok kötü ilişkiler kurduğumuzu düşünüyordum. O yüzden etkilendim. Kendi sebeplerim vardı.
Sevdiğim şeylerden biri Martin’in dergilere uygun olduğunu düşündüğü için ayrıca ucuz tüketimlik metinler yazmasıydı.
Değerli olduğunu düşündüğü metinlerle birlikte onlar masasının altında birikiyor. Ve nihayetinde şöhret fırtınası geldiğinde öncesinde ortalıkta olmayan yayıncılar iyi kötü demeden kapıyor bunları. Martin için de artık fark etmiyor sanki. Doğru nedenlerle, anlaşılarak, kendisiyle organik bir ilişki kurularak kazanmadığı şöhreti, zedelemekle ilgili de bir düşüncesi yok. Yazılan eleştiriler onu memnun etmiyor. Sonunda sadece biriken yazıları elinden çıkarıp yazmayı bırakıyor. Tüm yazılar belirsiz bir ortalama oluştursa da benim aklımda, Martin’in boş vermişliği, ünün edebiyatla işi olmadığı ve yakalanınca her şeyin artık ürün olduğu anlamına geliyor. Martin Eden markasını taşıyan metnin niteliği ne olursa olsun ilgi ve para getiriyor. Buraların ideolojik zemini güçlü. Martin’i bir başarı hikayesi değil bir yabancılaşma hikayesi yapan unsurlar burada.
Martin vs. Oğulcan
Martin yirmili yaşların başındaydı. Şimdi düşününce benden 5-6 yaş küçük olduğunu kabullenmekte zorlanıyorum. Öldüğünde en fazla benim yaşımdaydı. İlham verici bulduğumu söylemeliyim. Jack London’un kendi hayatıyla paralel -otobiyografik nitelikte- bir roman olduğu için yazarın kendisiyle de bağ kurduğunuzu hissettiğiniz bir kitap.
Kendimle bol bol mukayese ettim Martin “Jack” Eden’i. Ne öyle güçlüyüm, ne denizlere çıktım. Yarım saatlik bir vapur yolculuğunda bile deniz tutabilir beni ya da panik atak geçirebilirim. Hayatla yazı masasından ilişki kuran birine göre çok maceracı biri. Bedenim onunki gibi sağlıklı değil. Onun çalışkanlığı ve yaşama cesareti bana ürpertici geliyor. Bunu kendimde ender buluyorum. Bu kadar kaygı taşımamak, hassas olmamak isterdim. İmrendim buna. Ama onun uğraştığı güçlüklerle hayat mücadelesiyle boğuşmadan da o gücü kazanamazsın. O bedeli bu yüzyılda kim ödemek ister? Kim bir geminin kazan dairesinde, açık denizin ortasında, kömür küreklemek ister?
