Psikoloji Kuşatması ve Sentimental Value

Joachim Trier filmlerini çok sevmiştim. Sentimental Value ‘dan sonra yeniden düşünmeye başladım. Yüzeysel psikoanalitik çıkarımlar bu çağ kavrayışımızı kuşatıyor. Travma miraslar’dan ileri bir yorumumuz yok mu diye düşünüyorum. Filmin kavrayışı ucuz geliyor.

Zevkle izledim ama bunu söylemeliyim. Filme dair değerlendirmeye haddim olmayan pek çok sinematografik olayda tat aldım. Konum bu değil.

Konum şu. Yazma sürecimde kendi terapilerim; anksiyete ve depresyonla mücadelem benim için hep kaynak oldu. Aklımı ve sonunda şiirimi de şekillendiren bir olanaktı. Şimdi yaygınlaştıkça yoksullaşan bir yönteme dönüşüyor. Psikolojik imgelemle sanat üretme’yi eleştirip kendim bundan sıyrılamam diye düşündüm. Vurulan Atların Neşesiyle bu gözle bakılabilecek bir kitap. Beni de kuşatıyor.

Birey, toplumun bir nüshası olarak onu temsil değeri taşıyor.

Şair de zamanını ve toplumunu temsil eden bu küçük birimlerden biri. Öyleyse kendine dönüp buldukları yalnızca psikolojik bulgular değil belki aynı zamanda sosyolojik bulgulardır. Kendini yazan, toplumunu da yazmış olabilir. Bireysel farklılıklarımıza, özel ve değerli olduğumuza odaklanmamızı söyleyen liberal anlatıya karşı çıkarak müştereklerimize odaklanmak, farklılıklarımızı müştereklerimizde ortaya koymak faydalı olabilir.

Burada bir ayrım ortaya çıkıyor: toplumun dışında ve onu aşkın bir basirete mazhar aydın-yazar ile toplumun üyesi ve hatta bir yönüyle vakanüvisi olan ozan arasındaki fark. Birisi, sınıfsal özellikleri, kavrayışı ve yaşam şartlarıyla ayrıcalıklı bir konumdan “topluma ayna tutan” elit; diğeri ise baktığımızda toplumu da gördüğümüz, kurtulmamış, kurtarılmamış bir fani.
Toplumu anlatmaya ve onu eğitmeye muktedir olan bir dış gözlemci, bir üst rütbe değil—damdan düşerken hızla yazan bir meczup.
“Efendim, yazar içinde bulunduğu zamana ve toplumuna çok iyi bir şekilde ayna tutuyor.”
Siktirsin başka yere tutsun aynasını!

Şair: ne ayna ne gösteren—bizzat kendisi.

Buradaki pozisyon ve işlevler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Hesaplı bir mevzilenme değil. Geriye dönük anlamlandırma. Paçayı psikolojiden sıyırmak için söylemiyorum. Çünkü başka pek çok işlevi ben de psikoanalitik perspektiften biliyorum.

Kendini yazarsan bilinçsiz’de kalan unsurları bilince taşıyıp yeni kavrayışlara ulaşarak ruh sağlığına yardım edebilirsin. Bu anlamda ne yazsan keşif yazısıdır. Buna çok tutundum, şiirle iyileşme olasılığıma. Şiir kendime uyguladığım bir arkeoloji olursa baş döndüren anksiyete krizleri, yaşamama daha çok izin verir diye umdum. Kazıda çıkan taşlar beni hareketsiz bırakanlar olabilir dedim. Sanatın zayıf ve etkisiz olduğunu düşünmeye başlamama da bu beklentilerim neden oldu. Cılız kaldı, yetinemedim.

Çünkü şiirin daha büyük şeylere dönüşmesine bir Hindu’nun reenkarnasyona ihtiyaç duyduğu kadar ihtiyacım var.

Yazma’nın zihni derleyip düzenleyen bir işlevi var. Buzdağının altındaki keşif dalışından farklı olarak üstünde gördüğümüz ancak zaman zaman sislenip buğulanan zihnimizi berraklaştırabilir. Yüklerimizin ağırlığını yüreğimizden kaldırmamıza yardım edebilirdi. Şeyleri olmadığı gibi görmemek için, zihnin yanılgılarını, abartılarını iptal etmek için yazmak önemliydi. İnsanın hayatla alışverişinin listesi. Bu da terapi odasından çıkmış bir ödev gibi kokuyor. Göğüs kafesini rahatlatıp nefes darlığını azaltacak bir reçete.

Kurguyu da ele geçirdi. Belki romanda daha erken vardı bu etkiler: rüya netliğinde bilinç akışları, çizgisel nedenselliği bozan sayıklamalar. Koyu bir psikolojik sembolizm. Paramparça bir saat kadranı. Ama yazı her zaman bu sembolleri kusup köpürtüp büyütmek için elverişli bir araç oldu. Çünkü sembollerin kıvamını yazıyla aça aça işlemek farklı katmanlarda ele alarak anlamlandırmak kolayca metni zenginleştiren ve büyüten bir oyuna dönüşebilir. Ancak film gibi görsel sanatlarda, kavrayışı ucuzlaştırmadan bu semboller nasıl çalışılabilir bilmiyorum. Göstermeye bağlı işlerde izleyen gözün bir özne olarak anlamı yeniden keşfetmesi / üretmesi şart değil mi? The Banshees of Inisherin gibi filmlerin kaderi bu ayrıma dayanmıyor mu? Sonuç olarak etkisini derin sembollerin anlaşılmasına bağlı kılan bir eser gücünü kaybediyor. Benim Sentimental Value meselesi de bugüne özgü bir zihinsel yoksulluk dönemim olabilir.

Hayatı anlama ve anlamlandırmada psikoloji, patolojiyi üretmede ve iyileştirmede psikoloji, sanatı üretme ve sanatla insana yaklaşmakta psikoloji…

Çoğu zaman da kıt bir Fruedçu analiz. Günde bulamadığımız nedenleri dünde bulan, bulamadığında uyduran bir yaklaşım, karanlık bir sırlar alemi, yeni bir ilahiyat. Ki Frued çoğunun anlamadığı kadar toplumcu bir perspektife sahipti. Bugünün yaygın anlayışı onun kötü bir karikatürü. Ona muhalif olan bilimsel yaklaşımlar da genelde bu karikatüre muhalif.

Dağıldım. Şunu düşünüyorum. Umduğum ruh sağlığına erişemedim. İçimdeki engelleri kaldıramadım. Kaldırdıklarım da dışarıdaki engellerden fırsat bulamadı ve geri geldi. Şimdi iyi olmak ve sanat yapmak için nereden besleneceğim. Hangi imgelemi giyeceğim ne okuyacağım? Zihnimi sivriltip beni bir amaca bağlayacak ne var? Sürekli kısa devre düşüncelerle ölümü bulan bu nihilist aklım kuraklaşarak beni tüketiyor. Sürekli uyuyarak canına kasteden biri oldum. Ufkumu genişleten bir şeyle karşılaşmayalı ne kadar oldu.