Beyaz demiştik. Üzerine Cemal Süreya’nın “beyaz”ı hakkında bir kapı açıp gideceğim.
Cemal 7 yaşındayken annesi ölür, adı Gülbeyaz. Cemal’in anne hasreti, beyaz ve gül kelimeleriyle kadın imgelemini oluşturan önemli unsurlar haline gelir. Üvey annesinden gördüğü şiddetle küçük yaştan itibaren karşılıksız sevginin onu terk ettiğini acı şekillerde anlar. Evden gönderilir, kardeşleriyle görüştürülmez… Cemal Süreya’nın hayatıyla şiirini karşılaştıran çalışmalar, onun hem şiirinde hem de kadınlarla ilişkilerinde anne kaybının etkilerini bulmuşlardır. Sonda okuma önerisi olarak vereceğim.
“Bir gül al eline sözgelimi
Kan var bütün kelimelerin altında”
Belki bu bahis ile önceki beyaz metaforu yazımızı taşlıyoruz.
Cemal’in beyaz’ı aslında şiirin öznel olabileceğini, en azından bazı motiflerin şairine ve onun anlam örüntülerine özgü olduğunu gösteriyor. Bir şiirin şairinden koparılamayacağı yeni bir düşünce değil. Turgut Uyar da şairin hayatı ve kalan yazınıyla beraber düşünülmesinin gerektiğini yazmıştı. Bir şiire girdiğinizde, bir insanın hayatına, onun anlam dünyasına, görülme ihtiyacına ve bilmediğiniz türlü yerlerine girmiş oluyorsunuz. Bu yolculukta ne kadar ileri gideceğiniz, şairin aklına ne kadar aşina olacağınız, eldeki kaynaklara ve gayretinize kalmış. Kısaca diyebiliriz ki bir şiiri şairinden ayrı düşünmek, eksik düşünmektir. Dedim işte.
“Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum”
Beyaz’ın hem anne hem ölümle ilişkisini öğrenince romantize ederek okuduğumuz bu satırlar farklı ürpertiler bırakmaya başlıyor.
Biraz da terse sürelim.
Süreya hem popüler bir şair. Çok seviyorum ben onun her yazısını. Şiir dışı metinlerini de yani. Böyle insanlar market listesi yazsa okumak lazım. Sabun yazışında yeni bir etki bulabiliyorsunuz. Ne güzel. Popülerliğini aşk şiirlerine borçlu sanıyorum. Öpüşlerin, dokunuşların “türlüsünden elhamra” oluşundan… Sevda Sözleri onun sözleri. Peki, günün gözleriyle Cemalettin iyi bir eş yahut sevgili miydi?
Şiddet ve kıskançlık krizlerinin yaşandığı bir aşk hayatı olduğu aktarılıyor. Hem kendini hem partnerlerini uzun süreli saadetlerden alıkoymuş, kimi eşinin dışarı çıkmasını yasaklamış, bazen öfke patlaması yaşayıp dövmüş. 1900’lerin ortasında sevmek nasıl bir şeydi… Bugünlerde psikologlar belki erken kayıptan çıkagelen terkedilme ve bağımlılık şemalarını tartışabilir bu bağlamda. Biz de oturur izleriz. Zor bir hayatı olmuş Cemal’in ve Cemal’e vurulanların.
Bazı okurlar bu tip şeyleri bilmek istemiyor.
Kurdukları masalsı imge, duydukları hayranlık bozulur, eksilir diye mi.. Şiirleri okuyup da eskisi gibi hissedemezlerse diye mi.. Bilmiyorum. Ben şiiri, yaşam kavgasından ayrı olarak düşünmüyorum. Bu nedenle şairin kavgasına da gidiyor gözüm. Öte dünyaların, cennetlerin, soyut ve ütopik sözleri değil şiir. Ama kavgadan gün göremeden giden yaşamların ağıtı olabilir. Başka şairlerin yaşamlarına bakıp kendimize kutup yıldızı arıyoruz.
“annem çok küçükken öldü
beni öp sonra doğur beni”
