Bir Metafor Olarak Beyaz

Beyaz, masumiyeti, saflığı ve temizliği sembolize ediyor. Niye? Beyaz bir şeyin kirli olmadığını seziyoruz. Hijyenik olması gereken alanlar beyaz olsun istiyoruz. Kirlense hemen gösterir, saklamıyor.

Sırrı yok. Namuslu bir renk.

Beyaz çiçekler de genel olarak masumiyet, zarafet gibi anlamlara geliyor. Erkeğin kadına hediye etmesinin makbul olduğu çiçek renklerinden. Kırmızı gibi yoğun duygular ve şehvet çağrıştıran renkler için henüz kırılgan zamanlarsa koş beyaza. Beyaz çiçekler hem daha mı hassas? Görünüşte öyle; toz konsa gösterir, hastalansa saklayamaz, susuz kalsa eti büzülür, solsa hemen sararır. İlgi ve özen istiyor. Kadınlara yakıştırılan da bu ya: narin, kırılgan, zayıf lakin zarif ve gözel. Bana kızma, norm bu.

Şiirde de beyaz sık kullanılan bir metafor. Kimi girip karıştırsan bir yerinden çıkar.

  • “seni taşırım artık bir gül gibi beyazsın
    oh becerikli parmakların en doğru şeyleri yazsın” (Turgut Uyar)

     

  • “Sen el kadar bir kadınsındırSabahlara kadar beyaz ve kirpikli” (Cemal Süreya)

     

  •  “Camda, vişne dalı, kaybolan gölge
    uzakta sararan üzümler, eski asma
    başıma dokunan narin beyaz eli
    hala saklıyorum” (Gülten Akın)

     

  • “Biliyor musun sen bir şiirde bir satırsın ilk sözcük
    Beyaz bir gül
    beyaz bir gül ne kadar beyaz olursa
    o kadar” (İlhan Berk)
Örnekleri çoğaltmak ne olacaksa…

Kadının beyaz, temiz ve saf oluşu elbette diyalektik bir durum. Kirli ve karanlık kadın imgesi de var. O kadın da cinsel olarak eşine sadık olmayan kadın. Yunan Mitolojisi’ndeki Hestia (iffeti ve yuvayı temsil ediyor) ve Afrodit (aşkı ve cinsel hazzı temsil ediyor) karşıtlığı gibi düşünebiliriz.

Bu tip yakıştırmalar, söylenen o ki kültürel antropolojik imgelemle “babalığın keşfi”ne dayanıyor. Kısaca, cinsel ilişkinin hamileliğe neden olduğunun keşfedilmesine “babalığın keşfi” diyoruz. Ve bu keşif daha önce var olmamış düzenlemeler ortaya çıkarıyor. Daha karmaşık yasalar ve kültür üretmeye başlıyoruz. Çocuğun kimin olduğunun bilinememesi sebebiyle kadının cinsel yaşamı baskılanmaya, bedeni kapatılmaya ve yasaklayıcı normlarla pekiştirilmeye başlanıyor. Böylelikle çocuğun kimin olduğu, hangi babanın ona bakacağı ve hangi tarlada işgücü olacağı belirlenmiş oluyor. Kadın’ın kapatılması ve çocuk bakımına ilişkin görevleri onu iktisadi yaşamdan da giderek uzaklaştırıp ikincil konuma itiyor. Klasik anlamda bugünkü ataerki’nin ve cinselliği düzenleyen yasaların ortaya çıkmasına bu keşif neden oluyor.

Bizim bugün hala ürettiğimiz mitlerde

melek, beyaz, gül, çiçek vb. masumiyet metaforlarımız aslında hiç de romantik olmayan bu kapatmaya dayanıyor. Bugün artık doğum kontrol yöntemleri gelişmiş olsa da çocuğun kimin olduğu kesin bir şekilde belirlenebilse de bu arkaik yasalar ilişkilenme süreçlerimizde hala rol oynuyor. Hatta kimi gruplar için kutsallığını sürdürüyor.

Şiire dönersek,

bizim eğitimli kafalarımızın büyük sanatında, sevgiliyi, aşık olunan kadını, beyazlar içinde gelin almamız, beyaz bir atla, parlak bir günde, masalara beyaz örtüler sermemiz, beyaz çarşaflara yatırmamız, beyaz tenini öpmemiz… Bu deneyimi başkasıyla yaşamamasına dayanıyormuş.

Kaç yazar, beyaz bir güle, bir bahara vs. benzetirken sevdiğini, onun bekaretini imâ ediyor? Ya da kaç kadın gelinlik giydiği için kendini ya da cinsini aşağılanmış ya da iffeti sorgulanmış hissediyor? Elbette bunlar kültürün içinde katılaşmış ve nedenleri hatırlanmayan olgular. Gündelik yaşam pratiklerimizde sorgulamayı ve görmeyi bıraktığımız hatta bugün bihaber olduğumuz anlam örüntüleri. Hatırlamak, değiştirmeye ya da aşındırmaya yardımcı olur mu?

Hep beyaz güvercinler mi çizmeli zeytin dallarına? Kapkara bir karga yüz yıl ötemez mi barış için? Kaptan Amerika neden beyaz, mavi gözlü ve diğerkamdır? Ne yapalım, beyaz’a karşı mı olalım?

Yazının çıkışı olsun: sevmek-sevilmek bizi kirletmez, paklar.

İzleme Önerisi: 12
Okuma Önerisi: 1