“Gözlerini kapat ve bu duyguyu hissettiğin ilk anı hatırlamaya çalış.”

“Gözlerini kapat ve bu duyguyu hissettiğin ilk anı hatırlamaya çalış.”

Ne büyük talep! Danışan koltuğuna oturmuş kişiler farklı zamanlarda terapistlerinden bu cümleyi duymuş olabilir. Seni zorlayan duygunun ilk kez nerede yaşandığını, dayanağını bulmak. Duyguyu değiştirmek ya da kabul etmek. O anıda karşılanmayan şeyin ne olduğunu bulmak. Gelecekte o duygulanımın kaynağını akla getirip sakinleşmek. İçinde taşıdığın çocuğa el uzatmak. Kendine mahrum kaldığın şeyi sunmak. Paniklemek yerine ihtiyacın olan desteği kendinde bulmak. Kabaca çalışmanın mantığı bu.

Uzun süredir baba olmak istemediğimi düşünüyorum.

Korkunç geliyor bu fikir. Önce ben yıllar boyu yaşamı, istemediğim, mecbur kaldığım bir şey olarak düşündüm. Ne bir lütuf ne de bir maceraydı benim için. Hayır, sınav da değil. Atlatılması gereken önemsiz bir hadise olarak gördüm hayatlarımızı.. Ve toplamda çekilen acıya asla değmiyordu. Yani benim duyarlığımda çekilen acı, hazdan hem fazlaydı hem de öylesine zorlayıcıydı ki ondan kaçmak için yaşam gözden çıkarılabilirdi. Bir de bu derde masum bir canı çağırmak, hem ona hem bana kötülük.

Yine de bir süredir yaşamı bir zorunluluk olarak düşünmek yerine arzularımın sesini ve hayal kırıklıklarımı duymayı deniyorum. Neden küsüm diye.. Bu yaşamı biraz biraz kucaklayabilmemi sağlıyor. Nihilizme ve melankoliye çok yeniliyorum. Her aktım bu muharebeye bağlı. Ama çocuklar hala dünyaya gelemeyecek kadar masumlar..

Terapi odasına dönelim.

Bu ilk anıya dönme meselesi, efsunlu bir iş. Doğru anıda olduğundan emin olamıyorsun ve paylaşmak da rahatsız edici olabilir. Bir işe yaracağına inancım yok ama paylaşmanın rahatsız edici gelmesi kaşıyor. Beni huzursuz eden şeyi kurcalamaya başladım. Terapistimin yönlendirmeleriyle anımı tahayyül ettik ve küçük Oğulcan’a ihtiyacı olan desteği 20 sene sonraki yetişkin Oğulcan vermeye çalıştı. “seni kurtarmaya gelen yine sen oluyorsun.” Kendimle konuştum. Artık yetişkin bir aklın olanaklarıyla küçük Oğulcan’ın çıkmazlarında boğulmam? (Bu soru belki de bütün hayat.)

Çalışmanın sonunda bir yetişkin olarak kendini ve anıdaki küçük çocuğu, güvenli bir yerde hayal etmemi istedi terapist. Yani yer güvenli olsa da güvende hissedemeyebilirsiniz ama terapistimi sabote etmek istemedim. Bir deniz kenarı buldum. Küçük Oğulcan’ın elinden tuttum. Denizi yüzüme süren rüzgarı soludum. Derken ani bir korku sardı içimi: bu çocuk bana kaldı, nasıl bakacağım ben buna!!

Meğer en çok korktuğum çocuk benmişim! Ben de baba olmaktan korkuyorum sanıyorum, kendimle baş edememekten korkuyormuşum. Ne yaşadın sen be çocuk!?

Psiko-determinizme inanası değilim.

Aynı şeyi yaşayan iki kişi bambaşka cevaplar verebilir. Tüm geleceğin bir travmanın tahakkümüne girmek zorunda değil. Genelde hiçbir şeyin de yekpare bir sebebi yok. Varsa da o sebep dünyaya gelmiş olmaktır. Ama o 40-50 dk bana korktuğum şeyin çocukluk duygularım olduğunu öğretebildi. O biricik anı benim için çalışılması gereken bir anı mıydı bilmiyorum. Kendi duygularından korktuğunu sana gelip bir çocuk öğretiyor. O çocuk da kim.. Şiirle, eleştiriyle, burada şu satırlarla değiştirmeye çalıştığımız dünya, bizi daha çocukken baş edemediğimiz üzüntülere salan dünya. Bu yüzden tertemiz bir hüzün ve öfkeyle başka çocukların hayatları için endişe ediyoruz. Çünkü dün oradaydık. Bugün de bambaşka biçimlerde oradayız. Yani sidikli çarşafların intikamını alacağız! Sonraki seansa maske ve limonla gideceğim!

Kendimi sürekli değişmeye zorlayan bir tarafım var.

Bütün tembelliğime rağmen. Bunu dünyayı değiştirmenin tek yolu olarak görüyorum (Dünya değişmez, hele ben kim köpek bir etki edecek!). Kendimden başlamak yani. Terapistim bu içsesime eleştirel ebeveyn sesi diyor. Kendinden memnun olmamak. Yeterli gelmemek..

Sağlıklı yetişkin diye bir şey yok, yetemeyiz, zavallıyız, diyeceğim ona, demiyorum. Tezgahı bozmayalım, yardımı oluyor.

Yazıları bekleyen ve iç dünyam hakkında yazmamı teşvik eden biricik okuruma selam olsun. İç dünyam diye bir şey yok, iç dünyamız o bi’ kere!