Bu yazıyı yüksek giriş ücreti isteyen sanat galerilerine reaksiyon göstererek yazmıştım. Gün geçti, su duruldu. Ben de bu arada yeni bir sergi düzenledim. Karşılaşmalar, düşünceler, aklın kaosunu geliştiriyor. Üstünden geçip yayınlayayım dedim.
Her şey yolunda. Sanat piyasası denen şey, insanların sanatsever cemaatin üyesiymiş gibi hissetmeleri ve kendilerini “aşağılık ortalama”dan ayrışmış görmeleri için olanaklar sunmaya devam ediyor. Galeri, müze vb. adlarla rant alanlarına kurulmuş bu pazarlar, rafine zevkler(!) sunmaya devam ediyor.
Genelde sergilerin para mantığı şu:
Sermayedar ev sahibidir. Küratör bir tema çerçevesinde etkinliği organize eder. Sponsor bulabilirse itibarını artırıp gelirini de katlayabilir. “Sanatçı”lar resimlerini sergilemek (satmak) için duvar kirası öder (Bazen doğru kişileri tanımak yetebilir.) ya da eser bağışlar. Katılımcılar giriş için bilet alır. Küratör denen emlakçı muhtemel alıcılarla satıcıları bir araya getirebildiği ölçüde değerlidir. Sanat görüşü kimsenin organında değildir. Portföy denen müşteri listesi onu ve mekanı “sanatçı” denen güruh için değerli yapar. Bu ticari faaliyet içinde satıcılardan daha evvel piyasa yapabilmiş, marka değeri olan isimler varsa, bu sergi olayını daha muhteşem ve yüksek bir şey yapar. Alıcılar da o yüce ismin bir eserine sahip olmanın prestijlerini artıracağını düşünerek ilgi gösterir. Sonunda alıcılar itibar almaya, satıcılar statü kazanmaya ve katılımcılar ayrıcalıklı bir cemaatin üyesi olmaya giderler. Duvarda asılı duran “şey”lerin sanatsal değeri önemsizdir. Önemli olan pazar değeridir. Pazar değeri de marka değeri-prestij-yedirebildiğine üçgeninde belirlenir. Bilhassa postmodernite’nin kucağında ilkeleri kaybolmuş iyi’nin -sanat açısından- yerini, reklamın imkanlarıyla efsunlanmış ürünler alır. Sanatçının marka değeri, alıcının satın aldığı itibarı yükseltir. Bu alışverişte gözden çıkarılabilecek maximum ücret de -ya da vergiden düşülmesi gereken miktar- eserin (prestijin) fiyatı olur. Bu ticaretin sıklıkla döndüğü ve camianın tanıdığı mekanlar, sanatın agoraları, süpermarketleri haline gelir. Statü canavarları, en azgın rüyalarında o galerilerde, abiyeler ve smokinlerle görürler kendilerini.
Gitmeyin demiyorum. Yine de bir resim, bir heykelden etkilenme umuduyla sergilere gideriz. Bazen zaman yetişmez, bazen para. Tesadüflere gideriz. Sanatla uğraşıyorsak zaman içinde sanatçılarla eş dost olur biraz öyle karşılaşırız. Bu da az değil. Ama o biletlerin nedeni sanatçıların emekleri ya da organizasyon maliyeti değil ha! Kasa kazansın derdidir. Sermayedarın gönüllü olduğu etkinlikler genelde ücretsiz olur ya da sembolik ücretle masraflar azaltılmaya çalışılır. Sanatçılardan kira, katılım bedeli vb. ücret alınmaz. Tersine maliyetleri karşılanmaya gayret edilir. Bu ticarette sanatçı eser satamadıkça para kazanamaz. Tersine o faaliyette bulunmak ve o şıkır şıkır ortamın gereklerine ayak uydurmak için masraf yapar. Yani sizin o pahalı biletler kasaya kalır. Kasa da daha karlı bir iş yerine sanat denen bu ticareti yapmasının ne büyük bir lütuf olduğunu anlatıp takdir toplar. Aferin.
Biraz da organize kötülük meselesi var. Adam denizi doldurup otel yapıyor, ağacı kesip yanına sanat galerisi dümeni konduruyor. Ne anladım! O ranttan kim fayda sağladı ve dönüp hangi suça ortak oldu. Bir de sanatın ne kadar müthiş ve iyi bir şey olduğunu anlatmaya kelimeleri yetmeyen o insanların orada yer tutmak için gösterdikleri hırsa bakın. Bu kadarlık bir gösteriş için bile duruş gösteremeyen üstinsanımız, siyasetçileri filan eleştiriyor. O alemin karlılığı, gücü ellerinde olsa, vay halimize!
Sıradan vatandaş için de mesele şu: Bir çay kahve içip resim görmeye gideceğiz diye bunları düşünmek zorunda mıyız? Evet. Bu ülkede uyanmak her gün birçok cephede çatışmak demek. İnsanı oturduğu yerde, durup dururken yutabiliyor kötülük.
Sanatsever olalım derken kötülüğü mü finanse ediyoruz?
Yazı burada bitti. Sanat Yönetimi hususunda akıl hocam Eşref Alemdar’la konuştum biraz bu yazıyı. O da postmodernizm meselesine çekti beni.
- İnsan düşünen değil, davranan bir varlıktır.
- Sanat-suç ilişkisi dünyada da böyle.
- Neyin iyi sanat olduğu postmodernizm’e göre muallaktır. Yani iyi-kötü sanat yoktur. Vasatın tahakkümü vardır. Tanıtım vardır.
Piyasa denen yeri görünce tekrar tekrar önünde durduğum gerçek şu: Eser denen şeyi iyi ya da kötü ortaya koymak sanatçıya yetmiyor. Kanıtlamak, görülmek, saygı duyulmak, sevilmek istiyor. Yüce olmak istiyor. Sanatla para kazanmak istiyor.
Ben şiire çalışırken bundan para kazanamayacağımla koşullanmıştım. Bu öğrenilmiş çaresizlik işime yarıyor şimdilerde. Görülmek meselesini de gönül işleriyle çözmek istemiştim. Saygı görmek istediğim oluyor ama saygısını kazanmak istediğim akıllarla karşılaşınca saygı da geliyor. O istisnai anların dışında yüklendiğim yalnızlık.
