Futbol’un memlekette “nasıl ve ne zaman”dan beri gündelik yaşamı bu kadar kuşattığını söylemek zor. Belki son on yılın ekonomi politiğiyle ilgili olarak bu eğilim arttı. Hem başka eğlenceye imkân bırakmayan ekonomik koşullar hem başka şeyi eleştirmeye izin vermeyen siyasal baskılar hem de kültürel hegemonya düşüyle konser, tiyatro vb. aktivitelere ket vuran siyasal islam, karnaval olması gereken bu eğlenceliği bir histeri arenasına dönüştürdü.
Bastırılanın hıncı yalnız futbol sınırlarında gösterilebiliyor.
İktidardan geriye kalan (ya da müsaade edilen) hareket alanında, yaşamı kuşatan müşterek anlamların en büyüğü, “adanmış hayatların umudu” şampiyonluk oldu. Histeri yükselirken, arzu edilen büyük zafere karşı, kızgın yumruklarını havaya diken öfkeli taraftarlara, futbol yöneticilerinin ürettiği söylemler futbolun yeni atmosferini belirledi. Oyun’un anlamı, “mutlu çocuk modu”, yerini kanlı rekabetin, hırçın hırsın, zaferin ve taçların dünyasına bıraktı. Oysa orada tüm yarışın bir kazananı var.
Yöneticilerin söylemleri -farklı bir zümreye mensup olmaları nedeniyle farklı yaşam gerçekliğine sahip olsalar bile- taraftarların histeri dünyasının dışında kalamadı. Zafere gitmeyen tüm planlar, zaferi getirmeyen tüm kişiler, bütün uzun vadeli kalkınmalar, bilhassa “büyük” takımlar için imha edildi. Zafer, bedeli büyük bir ekonomik bataklık, kültürel çürüme ve nefretle bölünme dahi olsa, gelmeliydi. Üstelik her yıl, tekrar tekrar. Bir arenada daha fazla kelle ve kan görmek isteyen azılı kalabalık.. Gladyatör dövüşü…
Nitekim bugün söylemler, hakikat ne olursa olsun, ötekinin başarısını haksız ve hileli çıkarma, kendi başarısını meşru kılma üzerine.
Yani yeni yarış “propaganda yarışı”. Bir maçın en küçük anındaki tartışmalı pozisyondan, bir transfer görüşmesine, bir yönetici ya da oyuncunun özel hayatına, bir transferin yürütülmesine kadar, yönetici ve taraftarlardan oluşan bu propaganda makineleri, olayları ve nesnelliğini bir tarafa atıp, algı ve duygulanımları etkileyebilecek bütün fırsatları değerlendiriyor. Yani yeni oyun, artık keyiflik bir müsabaka izleme değil, propagandaya hizmet edebilecek uygun anları yakalama oyunudur. Bu nedenle sonuç ne olursa olsun, kimse müsterih olamaz.
Her zafer şaibeli, her mağlubiyet saha dışı’dır.
Bu yarışta taraftarlığın koşulu da propaganda makinesinin bir parçası olarak sosyal medyada ve gündelik yaşamda takımının söylemlerini yeniden üretmek veya tebliğ etmektir. Bir renktaş olarak aidiyet, söylemin önerdiği düşmanlara iman etmek ve kutuplaşmak demektir.
Zafer, çıldırdığını fark etmemiş olanlarındır..

