okuduklarımla yarış içindeyim. bu yarış benim sürekli olarak şeylere karşı çıkışımla ilgili. her şeye tezahür eden bir memnuniyetsizlik. seçicilik. günün ya da tarihin eserlerine kafa tutma, düşüncelerine kafa tutma… kendi düşüncelerine yüksek değer atfedebilme kibri.
tutumum şeyleri sevmemi zorlaştırıyor. sevdiklerimi de önemli bulmam zor. çünkü şiirin ya da sanatın değiştirici-iyileştirici gücüne inanmıyorum. elbet teker teker kişilerle kurduğu ilişkide cezbe üretiyor, oyalayabiliyor, dönüşüme teşvik edebilir. iç dökmenin hafifliğini sağlayabilir, aynı metne bakan bir grubun müştereklerini ortaya çıkarıp pekişme veya bütünleşme sağlayabilir. ama toplumsal refaha etkisi yok. toplumun girip durduğu krizler sanatın geldiği yerin belki beş yüz yıl gerisinde, belki bin. gelip bir direnişin sözü olabilirler ama toplumu itip değiştiremiyorlar.
büyük eserler verildi ve o kadar. tutulmamış sözler gibi verilip öylece kaldılar.
kitlenin umrunda değil. sanatla bugün ilgilenenler de kendini kabul ettirme derdinde. onları da farklı görmüyorum başkalarından. daha aşağılık buluyorum ya da. sanata maruz kalıp da insanın düşünceleriyle kavga etmemesi, huzurlu olması kabul edilemez. başka biri maruz kalsa belki dönüşecek. sen piyasa endişesindesin.
bugün en değerli insanlar sessiz okurlar.
kimseyle yarışmadan zamanın hızına aldanmadan kendi etik mücadelelerini vermek için yorgunluk akan gözleriyle kitaplara bakıyorlar. sonra sabah kalkıp işlerine gidiyorlar. bilgelikleriyle kimseyi cezbetme kaygıları yok. kimseyi ikna etmiyorlar. yazar olmaya çalışmıyorlar. bilirkişi değiller. sadece işlerinden eve dönüp kedinin suyunu tazeleyip okuyorlar. bu kibirsiz ve sebatkar insan çağın üstinsanı.
modern toplum kendi mitini üretir. gelip bir şiirin ilahi kitap olana kadar büyük şeyler başarabileceğini düşünemiyorum. oysa isterdim. büyük şiirin etkili bir şey olmasını.
“Ben Koşarım Aşağlara”yı okudum. Turgut Uyar hakkında Tomris’le söyleşiyor. Turgut’u ne rahatsız ederdi, diye soruyor. Tomris: “çok açık. aksiyon adamı olamamak.” diyor. okudum rahatladım. sanki Turgut da şiirin devrimci bir rolü olduğunu düşünmedi ya da inanmadı. çıkıp gerilla olmak, bir davanın neferi olmak istedi. öyle yorumlamak istedim. ben iyi şiirler yazdığımı düşündüm ama aciz olmadığımı sanmadım. Turgut da düşünmedi bence.
“Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz” (geyikli gece)
içimizde daha fazlasını yapabileceğini düşündüğü için huzursuz olan bir yürek var.
diğerlerinin yapamadığı şeyleri.. dünyayı değiştirmekten söz etmiyorum. o kadar büyük ve pembe değil. anonim bir diplomatın dünyanın belirsiz bir yerinde bir savaşı engellediği gibi. doğru yere gelen doğru insanların yaratabileceği fark. hani bizim hep yanlışına şahit olduğumuz..
Tomris şiirle yetinilebileceğini düşünüyor, ustam da. senin işin bu, banka soymaya da başkası gidecek. sen yapmazsan kimse yapamaz.
ama sanatın yerini bulamıyorum. o kadar önemseyemiyorum bir konçertoyu. büyük yapıları sevmiyorum.
sonra Kanatlı At’ı okumaya başladım. İlhan Berk’i şair olarak severim. onun söyleşilerinin toplandığı kitap bu. ama düşüncelerine tahammül etmekte güçlük çekiyorum. şiiri çok önemsiyor, çok güçlü buluyor. dünyayı düzelttiğine inanıyor. kendini ciddiye almak için söylüyor gibi geliyor bana. samimi bulamıyorum. çıkar göster!? İstanbul dünyanın en güzel şehriymiş filan. bunları söylemese onu saymam için bana “Zeus’un Serüvenleri” yeter. büyük şair. cehennemden bahsediyor. yazmak cehennemmiş. kendi yazma sürecini anlatıyor. Kartalkaya’da gördük cehennem neymiş. türlüsünü o da gördü. ucuz benzetmeler bunlar. insanı yaşam kavgasından uzaklaştırıyor. yanıp kömürleşip küçücük kaldığı için annesine göstermemişler merhumeyi. şiir böyle bir an başlıyor. Galata’da vodka içmenin tadı, adaçayı ve nesneler filan, yangınsız bir günde yazılır. varsa. iyi yazılırsa büyüktür elbet.
onu diyorum yani. yangın söndürme tüplerine zam, çadıra zam. sonra sanat dünyayı düzeltiyor. gösterebilir misiniz bana da? o insanlar sanatla ilgilenmiyormuş. gördük ilgilenenlerinizi. onların duvarlarında resimleriniz.
tut-ku, tutmak demek işte.
bizde haz ile karıştırılıyor. haz sürekli olan bir şey değil. daha çok işçilik-emek-zorluk. kuvvetli olmak gerekiyor onun için. gerçek bir ilişki kuruyor olmak gerekiyor. nihilizme yenilip yenilip tekrar kalkıp yazıyosun. o anlamda tutkuluyum belki.
yanına şarap açıp meze yaptığın şeylere sanat dersen, böyle gelmiş böyle gidecek.
kanatlı at’ı daha bitirmedim. sona doğru İlhan’la barışırız. siz kendinize yanın.


Aşırı yes diyorum.. rahvanım.. uzuyorum.
Sağlam vurmuşsun civanım